| Discourse 的个人资料SOCIOPATCH: SOCIOLOGY-FU...照片日志列表 | 帮助 |
|
2月24日 BORN AGAIN IDEOLOGYBORN AGAIN IDEOLOGY
Religion, Technology, and Terrorism
Arthur KrokerCTheory Books: Born Again Ideology: bai07
Table of Contents
The New Protestant Ethic • Inauguration Day Blues & the Messianic Rapture of End Times • Redemptive Violence and Panic Insecurity • Rapture and the American Mind • Vampire Puritans 2. Twisted Strands: Covenant Technology and the American Mind The (American) Spirit of Technological Innovation • Competing World (Techno) Philosophies: Software, Wetware and Hardware • Covenant Technology • America as a Shining Body Upon a Hill • The Double Helix • The American Republic of Bio-Power • Catastrophe and Rapture • Three Twisted Strands • USA: An Open, Closed or Flat Universe? • The New Puritans: Twisted Strands Take Root on American Soil • The Double Helix as American Identity Strategies of Bodily Purification • The Biometric Subject • Slipping into the Bloodstream of the Body Politic • The State of Suspicion • The Seduction of Terrorism • Tactics of Stereotypy, Scapegoating and Ressentiment • Cold Security • Ideology, Terrorism & the Body • Globalizing the Biometric State • Bodies & Torture • Domesticating the Biometric State • The Rings of Saturn • When Technology Crashed to Earth 4. The End of the New American Century The Quantum Dividend • Second-Order Globalization • Art of Warfare 5. The Cosmological Compromise The Flat World of Technology Has Just Been Thrown a Religious Curve • Faith-Based IT • The Double Cone Theory of the Propagation of (Political) Light
2月22日 KARTEZYEN DUALİZMİN ELEŞTİRİSİ: RIZOMATİK ALAN VE/VEYA ‘ÜÇÜNCÜ ALAN’ …… ‘Üçüncü’ sorunsalı, felsefe ve kültürel çalışmalar gibi alanlarda sıkça üzerinde durulan bir konudur. Sözgelimi Fransız filozof Emmanuel Levinas (1906-1995), birey ile ‘öteki’ arasındaki ilişkiyi düzenlediğine inandığı‘üçüncü’ tarafı aramıştır daima. Bireyin ‘öteki’ ile ilişkisinde ‘öteki’nin kapsadığı alanı gasp edercesine, bireyin kendi kimliğini şiddet yüklü bir şekilde ‘öteki’ üzerinden inşa etmesini eleştiren Levinas, bu türde bir ontolojik emperyalizm yerine etik bir konumlanma önerir: ‘Öteki’ne saygı (Levinas, 1986, 1987, 1998; Kaya, 2001). Birey ile ‘öteki’ arasında saygıya dayalı bir eşitlerin ilişkisi kurulduğunda ‘üçüncü’ kendini gösterecektir. Ona göre bu görünmeyen ‘üçüncü’ taraf adalet, ahlâk veya tanrı gibi soyut ve tam nüfuz edilemeyecek bir tasarım olabilir (Levinas, 1998, Kaya, 2001). “Üçüncü”, tarafsızdır ve eşitliğin savunucusu bir konumdadır. Öte yandan Homi Bhabha (1994), Stuart Hall (1991), Paul Gilroy (1987), Mike Featherstone .(1990), Felix Guattari (1989) ve Gilles Deleuze (1988) gibi diğer bazı yazarlar da söz konusu geleneksel Kartezyen ikili düşünceyi olumsuzlayan ve eleştiren bir konumlanma ile ‘üçüncü alan’ veya ‘üçüncü kültür’ dedikleri, çatışmadan uzak ve kültürel zenginliği içinde barındıran farklı bir alanın tanımlamasını yapmaya çalışmışlardır.
Sözü edilen bu ‘üçüncü alan’ özellikle felsefe, kültürel antropoloji ve kültürel çalışmalar disiplini içerisinde yer alan ve bir tür kültürel alaşımı(cultural bricolage) ifade eden farklı bir kavramsallaştırmadır. ‘Üçüncü kültür’ şeklindeki bu tür oluşumlar, aktif özneler tarafından farklı kültürel geleneklerden, kaynaklardan ve toplumsal söylemlerden alınan parçaların-resim sanatında kullanılan kolaj tekniğinde olduğu gibi-bir araya getirilmesi suretiyle yeni bir kültürel alaşımın oluşturulmasını ifade ederler. Guattari bu alanı, çeşitliliğin ve zenginliğin olduğu bir alan olarak tanımlar. Ona göre bu alanda tekillikler, farklılıklar, istisnalar ve azlıklar demokratik bir şekilde bir arada yer alabilirler. Siyahın beyazla, ‘iyi’nin ‘kötü’yle, ‘güzel” in ‘çirkin’le içerdekinin dışardakiyle ve öznenin ötekiyle bir araya geldiği alandır söz konusu olan (Guattari, 1989: 14). Kültürel alaşımın sergilendiği ‘üçüncü alan’, kendine özgü benliklere sahip öznelerin ve bireylerin yeşermesine olanak tanır. Aynışekilde, Deleuze ve Guattari’nin (1988) ürettikleri rizom (rhizome) sözcüğü de böyle bir olguyu anlatmak için kullanılmaktadır: Rizom: ‘kök-gövde’dir; bitkinin toprak altında kalan ve yatay olarak uzanan kök kısmıdır. Deleuze ve Guattari (1988: 25) yücelttikleri rizomatik oluşumu şu cümlelerle açıklarlar: Bir rizomun başlangıcı ya da sonu yoktur; her zaman ortadadır, şeylerin arasındadır, ara-oluştur, intermezzodur… Ağaç, ‘olmak’ filmi empoze eder, fakat rizomun dokusu ‘ve ve ve ‘ bağlacıdır Bu bağlacın olmak filmi sarsmak ve yerinden etmek ıçin yeterlı gucu vardır Nereye gidiyorsun? Nereden geliyorsun? Nereye yöneliyorsun? Bunlar tümüyle boş sorulardır Beyaz bir sayfa açmak, yeniden sıfırdan başlamak, bir başlangıç ya da bir temel aramak —bunların hepsi yanlış bir yolculuk ve hareket kavramı ima ediyor. . .Fakat Kleist, Lenze ve Büchner’de bir başka yolculuk ve hareket biçimi vardı. Ortadan sürdürmek, ortanın içinden geçmek, başlayıp bitirmek yerine gidip gelmek. Amerikan edebiyatı ve özellikle İngiliz edebiyatı bu rizomatik yönü çok büyük ölçüde ortaya koyar; şeylerin arasında nasıl hareket edileceğini biliyorlar, bir VE mantığı kuruyorlar, ontolojiyi başlarından atıyorlar, temellerle işleri kalmıyor ve başlangıçları ve sonlarıgeçersizleştiriyorlar. Pragmatiği (edimbilgisi) nasıl uygulayacaklarını biliyorlar. Orta hiçbir şekilde bir ortalama değildir; aksine şeylerin hız kazandığı yerdir. Şeyler arası, bir şeyden diğerine gidip gelen, yeri tespit edilebilir bir ilişkiyi göstermeyen bir düşey yöndür, birini ve ötekini süpüren bir verev hareket, kıyılarını aşındıran ve ortasında hız kazanan, başıveya sonu olmayan bir akıştır. Deleuze ve Guattari’nin ‘orta’ olarak tanımladıklarıkonumlanma ‘arada kalmışlık hâli’ anlamına gelmez. Bin Yayla adlı kitaplarına da ismini veren bir yaylanın da ifade ettiği gibi zenginliklerin, yoğunlukların, titreşim kesişmelerin, alaşımların olduğu yerdir: Bir yayla her zaman ortadadır, başta ya da sonda değil. Bir rizom yaylalardan yapılmıştır, gelişimi bir bitiş noktasına doğru ya da dışsal bir sona doğru yönelmekten kaçınan, sürekli bir öz-titreşimli yoğunluklar bölgesi (Deleuze ve Guattari, 1988: 21-22). Zaman zaman kendi anavatanlarına ve ‘misafir’ olduklarıtopraklara yabancı olduğu düşünülen diyasporik özneler, ‘gurbette’ yaşayanlar, yolları kendilerine memleket edinenler, göçmenler ve sığınmacılar gibi insanlar aslında bu yaylalarda, ortada, kendilerinin yarattığızengin kültürel coğrafyalarda yaşayan ve bu nedenle kendine özgü benliklere, kimliklere sahip olan insanlardır. ‘Orta’ veya ‘üçüncü alan’ olarak nitelenebilecek bu alanlar bizlere, bizim dışımızda ve bizden bağımsız olarak var olan ‘öteki’ ile, onu asimile etmeksizin ve sömürgeleştirmeye çalışmaksızın, eşitler-arası bir diyalog gerçekleştirme şansı verir. Yukarıda verdiğimiz iki örnek Kartezyen çatışma düşüncesinin felsefe, kültürel antropoloji ve kültürel çalışmalar disiplinlerinde nasıl aşılabileceğine ilişkin farklıönermelere ilişkindir. Bu noktada, Levinas’a biraz daha kulak vererek bu çatışma alanından, üretkenliğin daha fazla olduğu yeni alana nasıl geçileceğine ilişkin yeni ipuçlarıedinmekte fayda var. Böylelikle, yukarıda da dile getirildiği gibi düalizmlerden yanı ikili düşüncelerden kaçınmanın yollarıdaha da belirginlik kazanabilir. Levinas, bizi karşıtlıkların çatışması temelinde ele alman ikili düşüncenin (dualism) tutsağı olmaktan kurtarmaya çalışır. Platon’un sadece ‘düşünce’ (idea) vardır derken altını çizdiği mutlak tekçi yaklaşıma, Decartes ‘ruh ve beden’in varlığını iddia ederek ikili düşünce yaklaşımıyla karşı çıkmıştır. Decartes’ın sunduğu ‘olguların ve maddelerin kendi karşıtlıklarıyla var olabileceği tezi’ bizleri sınırlı diadık (ikili) düşüncenin içine hapsetmiştir. Levinas ise bu sınırlı yaklaşımın ötesine giderek Decartes, Hegel ve Marks gibi düşünürlerin dualizmini katı bir dille eleştirir ve bizleri triadik.(üçlü) düşünmeye çağırır (Levinas, 1986, 1987, 1998). Levinas, diğer filozoflar gibi kendisinin de ‘egoloji’ yaptığını, yani ‘egonun bilimi’ ile uğraştığını söyler. Ama bazı önemli farklarla. Öncelikli olarak, O, kendisi için yaşayan bir egonun gözünden, dünyayı açıklamaya çalışmaz. Onun için önemli olan, ‘öteki’ için yaşayan öznenin etik sorumluluğudur. Levinas, ayrıca, ‘ben’ ile ‘öteki’ arasındaki ilişkide sadece iki tarafın değil, ayrıca ‘üçüncü’ tarafların da bulunduğunu öne sürer. ‘Üçüncü’, onun özenle altını çizdiği diyalog (yani kutsanmış bir tür yüz-yüze iletişim) sırasında gerçekte mevcut olmayabilir, ancak gerek ‘ben’in gerek ‘öteki’nin diyalog öncesinde/sonrasında. iletişime geçtiği/geçeceği başka ‘ötekileri’ olmuştur/olacaktır hiç kuşkusuz. Ayrıca, ‘üçüncü’ bir kişi olmak zorunda değildir. Üçüncü, ‘ben’ ve ‘öteki’ arasındaki diyalog ve etkileşim sürecinde iki taraftan bağımsız olarak ortaya çıkan a priori bir oluşumdur. Önemli olan bu üçüncü alanın varlığından haberdar olmak ve. bu alanın ortaya çıkması için gerekli, etik çabayı göstermektir. Bunun öncelikli önkoşulu Kartezyen dualizmden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmak ve zenginliklerin, titreşimlerin bulunduğu ‘ortalarda’ yer almaktır.
Doç. Dr. Ayhan Kaya (Bilgi Üniversitesi Uluslararasıİlişkiler Bölümü.) Kaynak: Doğu Batı-Düşünce Dergisi-Sayı 28- 2004
Alev ALATLI-KURTLAR VADİSİKurtlar vadisi
Amerikan Deniz Piyadelerinin ("Marine"lerinin) şehadetnamelerini duymamışınızdır. "Mezuniyet" töreni, gencecik erin, "Bir Deniz Piyadesi Nedir?" haykırışı ile başlar ve şöyle devam eder: "Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri, iki yüz yılı aşkın titremesidir yerin! Cehennemdir! Ölümdür! Yıkımdır! Dünyanın gördüğü en iyi savaş makinasıdır! Bombaların açtığı bir çukurda doğduk biz! Anamız bir M-16, babamız ta kendisidir İblis'in! Denk al ayağını! Senin hayatına yönelik yeni bir tehdittir, yaşadığım her an benim! Ben, kaba görünüşlü, gezginci bir deniz piyadesiyim! Ben, kibirli, benmerkezci ve küstahım! Korku nedir bilmem; çünkü korkunun ta kendisiyim ben! Kan ve barsaktan oluşan yeşil bir canavarım! Suda da, karada da yaşayabilirim! Ama sudan çıktım ve cerahatimi dünyada mukim Amerikan-karşıtlarının üstüne boşaltıyorum! Ne zaman gerekir, ne zaman olursa, muharebe alanında görkemli bir ölümle ölecek, hayatımı Annem, Deniz Piyadeleri ve Amerikan Bayrağı uğruna feda edeceğim! Kartalı Hava Kuvvetleri'nden, çıpayı Deniz Kuvvetleri'nden, halatı Kara Kuvvetleri'nden çaldık biz! /forslarından bahsediyor. Amerikan Deniz Piyadelerinin forsları halat sarılı çıpanın üstüne konmuş kartaldır/ Allah dinlenirken Yedinci Gün'de, O'nun sınırlarını aştık, dünyayı çaldık! O gün, bu gün, gösteriyi biz yürütüyoruz! Biz, piyadeler gibi yaşar, denizciler gibi konuşur, her ikisinin de ayaklarını yerden keseriz şamarlarımızla! Gündüz asker, gece hovarda, dilediğimizde sarhoş ve Allah'ın izniyle, Deniz Piyadeleri'yiz, biz!" Gel, kardeşim, gel! Gel de, yasakla bütün şehadetnameleri ekranlardan! Yasakla ki, muhtelif Samast zanlıları, dinleyip, dinleyip de büsbütün kudurmasınlar! Ey, ihtiyatlı resmi/sivil aydınları ülkemin! Ey, hayatı göğüslemeye gelince, sıradanlaşan sıradışı entellektüelleri ülkemin! Sakın, duymasın bizim yeniyetmeler kötülüğün amansız bir gerçek olduğunu! Biri diğerinin gırtlağına çökmüş, boğazlamaya çalışan, aynı kalbi paylaştıkları için bir ömür boyu başaramayan, ak saçlı siyam ikizlerinin varlığını. Çıplak memelerine yapıştırdıkları çıplak bebelerini, açlıkla kudurtulmuş bekçi köpeklerine teslim etmeyen, karınları burunlarında, çırılçıplak gebeleri. Dağıtılan beyinleri. Akıtılan beyinleri. Boşaltılan beyinleri. Çocuk çığlıklarını. Dev ... paraladığı ufacık çocukların cesetlerinden arda kalanları. Bir an önce ölmek için çırpınan gaz odası kurbanlarının haykırışlarını. Boşalan barsaklarının paniğini. Birkaç asılan, boynu kırık bedenleri! İşgalcilerin bir deri bir kemik bıraktığı bedenlerin dağlar gibi yığıldığı münbit toprakları. Çarpılan ağızları, dökülen dişleri. Oyulan gözleri. Kanı, dışkıyı, karanlığı. Eksi altmış derece soğuğu, artı altmış derece sıcağı. Karbonmonoksit, amonyak, metan püsküren taşlaşmış gezegeni. Tamahı, ihaneti, zulmü, iftirayı, tuzağı, dalavereyi. Soykırımın varlığını duymasınlar.
Sansür mide bulandırır... Yaşayakalabilmek için kötülüğün gözünün içine bakmak zorunda olduklarını bilmesinler! Neyle karşı karşıya olduklarının ayırdına varmasınlar!
Gerçeklerle silâhlanmasınlar, sakın!
Sakın, bilmesinler aslında amansız bir savaşın ortasında doğduklarını!
İhtiyatlı abilerinin sesine, 'doğru' bellediklerine ters düşmesinler!
Sakın farklılaşmasınlar!
Yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmaya kalkmasınlar!
Umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak bile reddetmesinler!
Sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendirmeye kalkışmasınlar!
Monşer, ama herkes bilir, "yiğitlik" iştiyakının çağdaş bir toplum yaratmak yolunda ne denli tehlikeli bir ruh hali olduğunu! Herkes bilir, "yiğitlik" denilen ruh halinin güvenlik içinde olmaya, rahat yaşamaya duyulan akıldışı husumet olduğunu! Gençlerimize rahat batmasın!
Giyim kuşam, gastronomi, seyahat, eğlence, modalar, küsmeler barışmalar, nazlar niyazlar - aman çağdaş 'trend'lerin dışına düşmesinler! Gerçeklik yolunda entelektüel toz dumandan korkmadan yürümeye kalkmasınlar! Don Kişotluğa soyunmasınlar sakın!
İnançlarını, güncel hal ve şeraitten, dost ve müttfefiklerimizden, genelde kabul gören değerlerden, sağlıklarından, ailelerinden, kınanmak hatta nefret edilmekten üstün tutmasınlar!
Küçük bir övgü ya da söylem ile mutlu olabilenleri, "sıradan adamdan" yiğit olmaz, yiğit sıradan değildir" tafrasıyla küçümsemesinler. Kendilerinde var olduğunu keşfettikleri gücü, itiraf, teslim, ikrar, kabul ve ilân ederek, incelikli düşünürleri, ihtiyat sahibi insanları gücendirmesinler! Felsefi olmayan, kutsal olmayan bir tarafları olduğunu anlasınlar!
Aşırı bireysel ve gururlu olduklarının farkına varsınlar. "Öteki"lerle aynı dokuyu paylaştıklarının çoğu zaman ayırdında bile olmadıklarını görsün, utansınlar! Her şeye rağmen, derin saygı gördüklerini hissediyorlarsa şayet, "yüce davranışlar" denilen eylemlerin, akıl işi olmadığının idrakinde olsunlar!
Günümüz Türkiye'sinde eylemlerini usa vurmayanlara kuşku ile bakıldığını unutmasınlar. Usa vurmaz, hisseder, ve eyleme geçer olmak; kısıtlamaya, sansüre gelmezlik yerleşiklerin huzurunu kaçırır, ince ruhlu olanlarımızın midelerini bulandırır, bilsinler.
Entelektüel kırtasiyeye değil, varlıklarındaki o gizli dürtüye, yaşayakalma güdüsüne itaat ettikleri gerçeğiyle avunmasınlar. Yaşayakalma güdüsü, zaman zaman en sıradan olanımızda da vardır varolmasına da, onlarınki süreklilik arzettiği, ısrarcı, atak olduğu, yorulmak bilmediği için tehditkârdır, unutmasınlar! Zorlukları tebessümle karşılayan, tehlike sirenlerine kulaklarını tıkayıp kendi müziğini yapan, kendi davulunun ritmine yürüyebilen, az rastlanır ruhlar kendi hallerine bırakılmazlar, "dengesizlik" karşı karşıya kaldıkları en hafif itham olacaktır. Yiğitliğin, "yiğitler"in kendilerinden başka kimseye erdem olarak görünmediğini de bilsinler. Hangi kitap kurdu demiş, öğretilmiş çaresizlik bu topraklarda yaşayakalmamızın önündeki en büyük müşküldür diye? Kim demiş, en büyük müşkül, yitirdiğimiz özgüvenin yeniden tesisidir diye? Hangi aklı evvel tespit etmiş, fena halde ürkütülmüş, savunmaya itilmiş olduğumuzu? Kavrukluğuna bakmayıp, durumu hamasi böbürlenmelerle idare eden bizim gibi ilkel kalabaların, "yiğit" tipolojilerine ihtiyaçları olamaz! "Yiğit" tipolojilerine, ne gerçekte, ne ekranda, ne sanalda, ne lâfta, ne perdede, ne temennide, ne de duada ihtiyaçları olamaz! "Polat" tipolojisi de kim oluyormuş?!. Bırakın, yiğitlik, John'lara, Johnny'lere, marinlere, rambolara, dört köşe çeneli Marlboro erkeklerine kalsın. Biz, delikanlılarımızın başına çuval yerine kadın içliği geçirerek, "insancıl"laştığımızı sanalım! Bu gezegende obez bir efendinin sofrasına sığınmış bir garip besleme kadar bile şansımız olmadığını unutalım. Aklımızı, iz'anımızı, RTÜK'e ve sivil avenesine teslim edelim! Gerçeklik gibi, umut gibi, sanatsal üretim gibi, başarı gibi utanç verici düşüncelerden uzaklaşalım. Avrupa Yakası'na, olmazsa Gümüş'e takılalım, kimseyi incitmeyelim, kimseyi kırmayalım, medeni abilerimizin izinden ayrılmayalım! Müstehaktır. Dünyayı bilmeyen, dünyanın maskarası olur. Kötülüğü bilmeyen, yaşamın. Kavminin kaderini eline almaktan kaçınan... Hangi koalisyon güçlerininkidir bilinmez; ama bu gezegenin bir yerinde, kalabalık omuzlu bir "psikolojik savaş uzmanı"nın, koltuğunun
arkasına rahatça yaslanıp, gülümsediğini görebiliyorum. "Kurtlar Vadisi"nin emekçilerine gelince: Diziyi saatler süren reklamlara dayanamadığım için izlemedim. Yakınlarda, DVD'sini gördüm. Sinemanın Türkiye'de belki de ilk kez, marjinal olmayan kaygılara seslenebildiğini düşündüm. Akıl vermek haddim değil; ama kadim bir Uygur diskuru vardır. "Kendinize güvenin!" der, "Kendinize güvenin! Akranlarınızın, çağınızın, Gerçeklik'in payınıza düşen kadarıyla da olsa, hakkını verin. Dil, din, ırk, cinsiyet ayırımının tuzağına düşmeden, zamanınızın en yetkin bilginleriyle, sanatçı ve filozoflarıyla dostluk kurun. Mahrem düşüncelerinizi aşkın zekâlarla paylaşın. Sizler, anneleri tarafından sakınılmak durumunda olan özürlüler ya da çocuklar değilsiniz. Kavminizin kaderini eline almaktan kaçınan korkaklar değilsiniz. Sizler, mağdurların kefaretini ödeyecek, kâbustan uyandıracak yetişkin erkeklersiniz." ALEV ALATLI 17/02/2007 |
|
|